İslam Alimleri / Hz. Mevlananın Hayatı

Gönderen: ersin   Tarih: 2008-07-15 17:37

Paylas |
Hz. Mevlânanın Hayatı

Âşıklar sultanı, marifet nurunun aynası, gönüllerde ebediyete kadar ölmezlik sırrına eren büyük veli, İslâmın tolerans yönüyle belirdiği mekân, Kurânın bendesiyim diyen hakikat kölesi, Biz ezel ve ebedliyiz deyip zaman kabuğunu delen, Ölmeden evvel ölünüz gerçeğinde öteleri seyreden kâmil insan, Kâinatın seyri aşk sarhoşluğuyla Allahı arama seferberliğidir deyip her zerrenin Ona koştuğunu söyleyen ârif, herkesi hiçbir fark gözetmeden dergahına davet eden büyük mürşid Hazret-i Mevlâna, zaman çizgisinde 30 Eylül 1203de Horasanın Belh şehrinde dünya sahiline teşrif etmiştir. Babası Sultanul-ulemâ diye bilinen Bahaeddin Veled, annesi Harzemşahlardan bir prenses olan Mümine Hatundur.

Bahaeddin Veled, ilimde, hilimde ve hitabette Belh insanını tasarrufu altına almış ve onları aşk fırınında istenilen kıvama getirmeye çalışmıştır. Onu sevmeyenler halk üzerindeki bu engin tasarrufunu çekememiş, yerinizi alacaktır gerekçesi ile kendisini padişaha şikayet etmişlerdi. Dünya malında gözü olmayan büyük veli, dedikoduya meydan vermeden, bir cuma sabahı Belh şehrini aile efradı ve birkaç müridi ile terkeder. Ne var ki, Belhin bu mânâ sultanının ayrılışından sonra, Belhliler ve Sultan ailesi Moğolların istilâsına maruz kalacak ve bu dargınlığın ağır faturasını canları ile ödeyeceklerdir.

Bahaeddin Veledin ilk konakladığı yer Nişabur olmuştur. Orada devrin büyük mutasavvıfı Feriduddin Attar, Sultanul-Ulemâyı karşılamış ve delikanlılık çağında bulunan Mevlâna Celâleddînin de bulunduğu bir sohbet yapmışlardı. Hazret-i Mevlâna bu sohbetten çok istifade etmiş, Feriduddin Attarın dikkatini çekerek yeni yazmış olduğu Esrarnâme adlı eserinin bir nüshasının kendine hediye edilmesine muvaffak olmuştur.

Daha sonra Bağdata gidilmiş, bundan sonra da Mekke ve Medineye gidilerek Hac farizası yerine getirilmiştir. Sultanul-Ulemâ Bahaeddin Veled Hazretlerinin gönlü, Rum diyarı ismi ile maruf Anadoluda idi. Nitekim bu istek gerçekleşti. Yola tekrar Hicaz Bölgesinden revân olunup Larendeye kadar gelindi. Anadolunun bu şirin mıntıkasında Mevlâna Celâleddîn, Gevher Hatunla evlendi.

Yıl 1219... Selçukluların başına dünya ve âhiret sultanı diyebileceğimiz madde ve mânâ eri bir hükümdar gelmiştir. Alâeddin l. Keykubat Larendeden Sultanul-Ulemâyı aile efradı ve mürîdânı ile beraber Konyaya davet etmiş ve Konyaya yerleşmesine vesile olmuştur. Burada Alâeddin l. Keykubat, Sultanul-Ulemâ Bahaeddin Veled hazretlerine mürid olmuştur. 12 Ocak 1231 yılında ise yine burada Sultanul-Ulema, Allahın rahmetine kavuşmuştur.

Bu zamana kadar babasının tedrisatında ve mânevî terbiyesinde yetişen Hazreti Mevlâna bundan sonra babasının halifelerinden Seyyid Burhaneddîn Hazretlerinin terbiyesi ile yetişmiştir. Esasen Mevlânanın hayatında üç büyük irşad ehlinin olduğunu görürüz. Bunlardan birisi ve ilki, çocukluk ve delikanlılık dönemlerinin yanında geçtiği kendi öz babası Sultanul-Ulemâ Bahaeddin Veled Hazretleri; ikincisi nefis tezkiyesinde onu çok ciddi bir gönül adamı yapacak, nefis merdivenlerinden yükselebilmesi için engin bir çileye sokacak olan büyük mürşid Seyyid Burhaneddin Hazretleri, üçüncüsü, aşk ülkesindeki vuslat kapısı Şemsdir. Diyebiliriz ki Mevlânanın mânevî hayatındaki cenin dönemi babasıyla; çocukluk, gençlik, delikanlılık dönemi Seyyid Burhaneddinle; aşk dönemi ise Şems-i Tebrizî ile geçmiştir.

Seyyid Burhaneddin Hazretleri, Bahaeddin Veledin metoduna göre, devamlı oruç ibadeti ile Hazreti Mevlânaya nefsini tezkiye ettirmiştir. Ona göre (ve gerçek de odur ki) ârifin kalbindeki marifet nurunun ortaya çıkıp parlayabilmesi için açlık şarttır. Seyyid Burhaneddin Mevlânaya bunu yaptırmıştır. Mevlâna o kadar yükselmiştir ki, Konyadan ayrılıp Kayseriye yerleşmek isteyen mürşidi Seyyid Burhaneddine gönül etmiş, bindiği katırı bu nazla devirerek mürşidinin ayağının kırılmasına sebep olmuştur. Seyyid Burhaneddin Hazretleri de, ayağı kırılmasına rağmen, bu istidatlı talebesine kızması gerekirken tatlı bir tebessümle yanındakilere Bizi Celâleddîn göndermiyor diyerek geri dönmüştür.

Ne var ki, Kayseriye gitmeye kararlı olan Seyyid Burhaneddin bir müddet sonra bir postta iki arslan oturmaz gerekçesiyle Konyadan ayrılmıştır.

Mevlânanın bundan sonra Şems-i Tebrizî ile karşılaşıncaya kadar hayatı medresede talebelerine ders vermek, halkı ikaz ve irşad etmekle geçmiştir.

Günlerden bir gün, mânânın bahar, maddenin de sonbahar mevsimini yaşadığı bir gündü. Konyaya alışılmamış tipte meczup bir veli gelmişti. Adı Şems-i Tebrizî. Kâinatın her zerresinde, mahlukatın her cinsinde, duran ve hareket eden her maddede Allahın tecellisini gören bu zat o kadar kendinden geçmişti ki, nazar ettiği her noktanın yanmaması mümkün değildi. O, bütün bakışlarında aradan çekilir, âlemi seyredinin kim olduğunu gayet iyi bilirdi.

Ve nihayet beklenilen an gelmiş, Mevlâna, medresesinden çıkmıştı. Kendine doğru ilerleyip atının yularını tutan o ulu kişi, kendi kadar güzel bir soru soruyordu bu mânâ erine. Nazarı, Hazreti Mevlânanın yüz hatlarında geziyor ve dudakları şu cümleyi söylemekle meşgul oluyordu: Söyler misin bana, &񗝈Seni tanıdım diyen Beyazıd-i Bestâmî mi büyük, yoksa &񗝈Yâ Rabbi seni layıkıyla tanıyamadım diyen Hazret-i Muhammed (sav) mi? Hazret-i Mevlâna bu tatlı ve ağır soruyu bir mânâ padişahı olduğunu ifade edercesine şöyle cevaplandırıyordu: Hiç şüphesiz &񗝈Seni layıkıyla tanıyamadım diyen Hazreti Muhammed, &񗝈Seni tanıdım diyen Beyazıdden çok büyüktür. Şems, bu tecelli karşısında bir sayha atıp kendinden geçer. Bundan sonra iki ezelî dost, kimin kime mürid kimin kime mürşid olacağı belli olmayacak bir tarzda müştereken vahdet şerbetini içmeye başlamışlardır.

Her zaman olduğu gibi vecd ve aşkın insan üzerine bıraktığı çekicilik vasfı yanında bu mutlak kıymeti kaybedeceği endişesiyle halkta kıskançlık dönemi başlar. Nitekim bu iki dost arasındaki muhabbet neticesinde de böyle olmuştur. Onları saran vahdet sarhoşluğunun yanında halkın dedikodusu da artmıştır. Şemsin kararlı tutumu, Mevlânanın teslimiyeti dış âleme bütün kapıları kapamıştır.

Buraya kadar gelmişken tasavvufta teslimiyet hakkında birkaç söz etmek gereklidir. Teslimiyet, müridin mürşidine madde ve mânâsı ile teslim olması demektir. Maddede her şeyini ona vermesi ve onun yoluna baş koyması, mânâda ise varlığının her zerresinde Onu görmesi demektir. Esasen Fenâ fiş-Şeyh denilen, mürşidde yok olma makamı da budur.

Öyle bir haldir ki, nasıl damlayı ummandan ayırmak mümkün değilse müridi de mürşidinin varlığından ayırmak mümkün değildir. Tasavvufla ilgili yazılan eserlerde teslimiyet şu veciz söz ile vurgulanır: Teslimiyet; müridin mürşidine, gassalın elindeki meyyit gibi teslim olmasıdır. Bu hal zuhur edince neden, nasıl, niçin, niye vs. gibi sorular artık ortadan kalkar, söylenilen sözlere gönül kapıları açılır. Yapılan işaretler istikametinde reyler beyan edilir. Verilen emirler neye mal olursa olsun anında yerine getirilir.

Müridin mürşidine teslimiyetinin neticesinde mürşidine karşı sonsuz bir muhabbet devri açılır. Nitekim Hazret-i Mevlâna ile Şems arasında da bu muhabbeti çok açık olarak görebiliyoruz. (Hattâ Şems-i Tebrizînin ölümünden sonra, Mevlâna, -ölmüş olduğunu bildiği- kendisine Şems Konyaya geldi diyenleri altınla taltif etmiş, Şemsin ölümünü bildiğiniz halde bunlara niçin böyle muamele yapıyorsunuz? diyenleri, Onlar bana kimden bahsediyor, ençok sevdiğim mürşidimden değil mi? Ben onların yalan haberine bu bahşisi verdim. Şayet söyledikleri gerçek olsaydı canımı verirdim. diyerek cevaplandırmıştı.)

Öyle bir devre başladı ki, Mevlâna, bütün dost ve arkadaşlarından ve Konyanın ileri gelen zevâtından ayrılmış, medresesinde Şems ile birlikte sır kabuğuna çekilmişti. Bu hal zamanın insanını harekete geçirmiş, Şems denilen bu adam gelip Mevlânamızı elimizden aldı diye efkârı umumiyeye dedikodular yayılmıştı. Naz ve niyaz halinde bulunan bu iki mânâ sultanı her gün ayrı bir Hak tecellisi ile karşılaşmalarına rağmen, vuslatta firkat şart olduğu için Şemsin Konyayı terk etmesi gerekiyordu. Bu dedikodular fırkatin zuhuru için Şemsin aniden Konyadan ayrılmasına vesile olmuştur. Günlerden bir gün Tebrizli Şems gönlünü Mevlânaya bırakmış, maddesiyle başka diyarlara uçmuştur.

Mevlâna, derin hasret ateşleri içinde kıvranırken cemalinde her an Hakkı seyrettiği mürşidini aramaya koyulmuştu. Konyaya gelip gidenden mecnun misâli Şems, Şems! diye soruyor, uçan kuşlardan haber arıyordu. Esasen bu arayış ve yanış Şemsin muhabbetinde yok oluştu. Mevlânânın kemâli için bu ateş günden güne büyüyor, ikinci bir vuslat için sakin bir okyanus zemini halini alıyordu.

Beklenilen haber Konyada yayılmaya başladı: Şems Şamda. Haberi alan Mevlâna derhal oğlu Sultan Veled ile birkaç müridini birçok hediyelerle beraber Şama gönderir. Şamda ahşap bir binanın loş odasında karşısındaki şahısla muhabbet eden Şems, gelenlere ilgi duymamış intibaını veren bir tavır alır. Sultan Veled, ruhundaki engin terbiye ile büyük velinin eline dudağını ve alnını kavuşturur ve Sultanım evvelden varid olan bütün dedikodular için Konyanın eşrafı ve bütün halkı özür beyan ediyor ve yüce şahsınızı Konyaya davet ediyorlar. der. Bu sözlere de rağbet göstermeyen Şems,Sultan Veledi duymazlıktan gelir, muhabbetine devam eder. Ve gözünü parlatacak, ruhunu sonsuzluk ülkesine kadar yüceltecek sevgilisinin davet teklifini, Hak sözden başka bir söz duymayan kulağıyla işitir; Sultan Veled, Efendimiz! Bütün bunların yanında sizi en az sizin kadar seven babam Mevlâna sizi Konyaya davet ediyor. der. Bu en güzel davet Şemsi Konyaya uçurmuştur.

Şems geliyor! diye istikbâl için Konyanın eşrafı ve halkı sokaklara dökülmüş, natlar, kasideler, ilâhiler ve Kurân-ı Kerim okunmaya başlanmıştı. İki Hak dostu yine karşı karşıyaydı. Mevlâna bu ezel ve ebed mânâ büyüğünü medresesine getirmiş ve onun için mutevazi bir köşe hazırlamıştır. Bu yolculukta Şems Sultan Velede mânevî sırlarını verdiğini ifade ediyor. Hazreti Mevlâna, mürşidi Şemsi, kendi terbiyesinde yetiştirdiği evlatlığı ve müridesi Kimya Hanımla evlendirir. Artık Şems tamamen Konyalı olmuştur.

Konyada geçen günler iki ezelî dostu daha da birbirine raptetmiş ve Mevlânanın kemâli için her türlü zemin hazırlanmıştır. Müridin vuslatı için mürşid-i kâmilin nazarı şarttır. Nasıl devekuşu, yumurtalarına uzaktan nazar ederek onları olgunlaştırıyorsa mürşid-i kâmil de müridine nazar ederek onu kemâle erdirir. Bu ikinci dönemde Şems, Mevlânaya bunu yapmış, Nazar-ı Hak ile onu doruk noktasına ulaştırmıştır. Bu dönemde de bu iki ezelî dostu çekemeyenler, dedikodu kazanını kaynatmaya başladılar.

Mevlânayı kemâle erdiren Şemsin şehadeti yaklaşmıştı. Bir gece medresenin etrafını sarmışlar, Mevlâna ile derin vahdet sohbetinde iken onları vahşet plânları ile bu denî âleme çekmişlerdi. Kapı çalınır ve Şems istenir. Gece karanlığında kapıyı açarak karanlığa karışan Şems, bir sayha atarak ortadan kaybolur. Şemsin sadece yerde birkaç damla kanına rastlanır. Bu hadise 1247 senesi Aralık ayının bir Perşembe gecesi olmuştu. Rivayetler Şemsin o gece şehit olduğunda kuvvet kazanıyor.

Bu devreden sonra Mevlâna artık yalnızdır. Ah-ı enîn ile günleri ve geceleri geçirir. Baştan başa aşk vadisi olan meşhur Mesnevîsini bu dönemde kaleme almıştır.

Şemsin ahirete rıhletinden sonra onun ölümüne inanmak istemeyen Hazreti Mevlâna sanki her zaman gelecekmiş gibi bir bekleyiş içindedir. O da Şemsin şehadetini bilmesine rağmen varlığının her zerresine nüfuz eden Şemsin muhabbetini bu arayışla tatmin ediyordu.

Gördüğü her varlıkta, işittiği her ses ve sözde Şems vardı. Şems bir ayna olmuş, o aynada Mevlâna kendini seyretmeye koyulmuştu. Mevlâna Ben o, o ben; onunla aramızda bir fark yoktur! diyerek bu ilâhî gerçeği ifade etmeye çalışıyordu. Mevlâna bütün gecelerini kendi gönül âlemindeki Şemsin varlığı ile değerlendiriyordu ve bu gecelerde 7-8 gazel birden yazabiliyordu. Bu gazellerde önce Hâmuş mahlasını kullanmış, daha sonra da doğrudan doğruya Şemsin adını söylemişti.

Şama gitmiş, sözde, Şemsi arıyordu Mevlâna. Bu arayış, varlığında olan Şemsi arama idi. Onun için, zahirde onu bulamayacağını biliyordu. Biz Şama canımızı vermiş, varlığımızı bağlamışız; üçüncü defa ki Rumdan Şama koşuyoruz. Çünkü biz Şamın gece gibi karanlık zülfünden kokular sürünmüşüz.

Sultan Velede göre Şama bir keklik gibi giden Mevlâna Konyaya alıcı bir doğan gibi dönmüştü. Eğer Mevlâna Şemsi Şamda bulmuş olsaydı, bu, Mevlâna için bir kayıp olmuş olurdu. Halbuki şimdi Mevlâna çoşkun ve cezbeliydi. Katre idi, çoşup deniz oldu. Yüce idi aşkla daha da yücelendi. Aradığı, kendinde göründü. Aşk denizi olup köpürüp dalgalandı.

Mevlânanın ayrılışından sonra Konya sanki boşalmış, ıssız bir harabeye, çöle dönmüştü.

Mevlânanın bundan sonraki irşad döneminde Kuyumcu Selahaddin isminde büyük bir veliye rastlıyoruz. Diğer yetiştirdikleri arasında oğlu Sultan Veled, Emir Süleyman, Çelebi Hüsamettin gibi büyük zevâtın olduğunu da görüyoruz.

Mevlâna devrin büyüklerinden olan Muhyiddin-i Arabînin evlâtlığı Sadreddin-i Konevî ile de sohbet etmiştir.

Zaman ilerledikçe Mevlânanın varlık ağacı (vücudu) zayıf ve nahif bir hale gelmişti. Hattâ bir gün hamamda solgun teni altında ortaya çıkan kemiklerine bakarak: Bütün ömrümde kimseden utanmadım fakat şu zayıf vücudumdan utanıyorum; zira o bana çok hizmetlerde bulundu, bense ona istediği gibi bakamadım. demişti.

Mesnevînin yazılması bitmiş ve artık Hakka yürüme zamanı da gelmişti. Son gazellerinde de, Mutlak Varlıka bir an evvel kavuşma isteğinin heyacanı dalgalanıyordu.

Yıl 1273... Maddenin ve mânânın kış mevsimi idi. Büyük velinin rıhlet zamanı geldi. Konyada depremler, ardı arkası kesilmeyecek şekilde çoğalmıştı. Gene bir gün deprem olmuş, yer yerinden oynamıştı... Mevlâna o gün; Korkmayınız; yerin karnı acıktı; şu günlerde yağlı bir lokma istiyor. İnşaallah muradına çabuk vasıl olur da siz de üzüntüden kurtulursunuz! buyurdu. Bu depremden birkaç gün sonra ağır bir ateşle yatağa düşen Hazreti Mevlâna bütün Konyanın havasını üzüntüye garketmiş, onları firkat gözyaşları ile başbaşa bırakmıştı. Son gece Hazreti Mevlâna yatağından hafifçe doğruldu ve oğlu Sultan Velede Veled oğlum ben iyiyim artık. Git yat. Biraz dinlen. dedi. Sultan Veled istemeyerek itaat etti. Mevlâna arkasından son gazelini okuyor, Çelebi Hüsamettin de kaleme alıyordu.

Biz geceleri ta sabahlara kadar sevda dalgaları arasında bocalar dururuz. İstersen gel bağışla bizi istersen gel cefa et bize.

Bir dert ki, ölümden başka devası yok. Ben nasıl olur da bu derde deva bul derim.

Ben o padişah değilim ki, tahttan ineyim de tabuta bineyim. Benim tabutumun yazısı ebedîliktir.

diyen Hazret-i Mevlâna, son sözleri arasında 17 Aralık 1273 pazar günü sevgilisine kavuşmuştu. Rahmeti bol olsun! Himmeti üzerimizden eksik olmasın. Âmin!

KULLUK VE HZ. MEVLÂNA

Buraya kadar Mevlâna Hazretlerinin muhtelif yönlerini ortaya koymaya çalıştık. Gördük ki, Mevlâna takva derecesinde İslâmı yaşayan, İslâmı ilim, amel ve hal olarak benliğine sindirmiş bir insan-ı kâmil, bir Hak dostu ve bir Peygamber varisidir.

Ele alınan bütün cihet ve hususiyetleriyle Mevlâna bir gerçektir, vakıadır, insanlık için güzel bir numûnedir. Ancak bütün bu güzellik ve mükemmelliklerin etrafında toplandığı temel bir gaye var ki bu da kulluktur.

Mevlâna kulluk sınavının hikmetlerini şöyle açıklamakta:

...İnsana acı gelen, tatsız gelen emir olmasaydı, güzel, çirkin, taş, inci bulunmasaydı / Nefis, şeytan, hevâ ve heves, yaralanmak, çalışmak, savaşmak olmasaydı / Padişah, kullarını ne adla ne lakapla çağıracaktı a perdesi yırtılmış kişi / Nasıl o sabırlı, o hilim sahibi diyecekti? Nasıl o babayiğit, o hikmet elde etmiş diyecekti? / Sabırlılar, gerçekler, yoksulları doyuranlar, yol kesen olmadıkça, lanetlenmiş şeytan bulunmadıkça nasıl olur; nasıl belirir, anlaşılır?

Mevlânaya göre kulluk imana tanıklık eder:

Şu namaz da, oruç da, hac da, cihad da hep inanca tanıklık eder / Şu zekat vermek, armağan sunmak, hasetten vazgeçmek de içteki gizli şeye tanıklık etmektedir / Oruç der ki: Bu kişi, helâlden bile çekindi, harama nasıl el atar? / Zekat der ki: O kendi malından ayırdı da yoksula verdi, din ehlinin malını nasıl çalar?

Mevlâna, vasiyetinde de kulluk görevlerini hatırlatmakta ve insanları kulluk görevlerini yerine getirmeye davet etmektedir.

A ulu kişi, gücün yettikçe, peygamberlerle erenlerin yolunda çalış, çabala / Birisi inanç yolunda kulluk yolunda yürür de bir soluk olsun ziyan ederse kafir olayım ben.

Kulluk, insan ve insanlık açısından en büyük realitedir. Varoluşun gayesini, hayatın mânâ ve mantalitesini ifade eder. Kulluktan daha anlamlı bir iş insan için mevcut değildir. Kulluk nüktesinin kaybolduğu her hareket anlamsız, her ümit sonuçsuz ve her teşebbüs nihâî olarak başarısız kalmaya mahkumdur.

Cenab-ı Hak: Biz cinleri ve insanları ancak ibadet maksadıyla yarattık. buyurarak bu ana gerçeğe parmak basmıştır. Şu mealdeki ayet de kulluğun yönünü anlatıyor: Ey imanda sebat gösteren (mutmain olan) kul (nefs)! Dön Rabbine! Sen ondan razı o da senden razı olarak.

Mevlâna, yeni bir din vazetmemiştir. Bütün varlığı ile İslâmı yaşamıştır. Onun mantığı kulluk mantığıdır. Allahtan gayrı olan herşeyin kalpten çıkarılmasıdır.

İslâmın dışında kulluk aranmaz. Onun eserlerinde İslâm vardır. Kulluk ancak İslâm ile yaşanır.

Bakınız bir rubaisinde ne der Mevlâna:

Men bende-i Kuranem, ta can darem

Men hâk-i reh-i Ahmed Muhtarem

Ger nakl künet cüz in kes ez güftarem

Bizarem ez o vü zan suhen bizarem."

Yaşadığım müddetçe Kuranın bendesiyim

Hz. Muhammedin (sav) yolunun toprağıyım ben

Birisi benim sözümden bundan başka bir söz

Naklederse, ondan da o sözden de bizarım.

HÜRRİYET

Hürriyet Allaha kulluktur. Hür insan, Allaha kul olandır. Nefsin ve şeytanın arzuları istikametinde hareket, yaradılış gayesine ters düşmektir. Nefsin perdelerini aralayıp veya ortadan kaldırıp Hakka vuslattır kulluk, Onun huzurunda olmaktır. Onsuz olan anlar köleliktir.

Mevlâna, Mihrabı dost cemali olan kimse için, yüz çeşit namaz, yüz çeşit rüku ve secde vardır der. Bu konuda Cenab-ı Hak: Ne yana dönerseniz Allah oradadır buyurmuştur. Resulullah da (sav): Namaz müminin miracıdır. buyurmuştur.

GERÇEK HÜRRİYET OLARAK KULLUK:

Evet, Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım. buyurulmuştur. Bu büyük bir gerçektir. Mevlâna şöyle der: Elinden geldiği kadar kul ol, sultan olma, Gûy denilen top gibi mütevazi ol, cevgân olma. Kulun elinden kulluktan başka birşey gelmez. Mevlânaya göre, benliğin olduğu yerde kulluk olmaz. Zira benlikte, gurur ve kibir vardır. Nitekim bir hadis-i şeriflerinde Peygamberimiz: Kalbinde zerre kadar kibir olan cennete giremez. Kalbinde zerre kadar iman olan cennete girer. buyurmuştur.

Mevlâna, kulluğu, Hakkın kalplere nazar etmesine bağlıyor. Mesnevîsinde: Dostun kulluğu sana henüz elvermemişken (sana kulluk nasip olmamışken) şahlığa meylin nereden zuhur etti? der. Demek ki, şah olabilmek nefsini mağlup etmeye bağlıdır. Nitekim Peygamberimiz, Pehlivan rakibini değil, kızdığı zaman nefsini mağlup edendir. buyurmuştur.

Allah aşkına, insan, kullukla vuslat edebilir: Vecd halinin zuhuru kullukla mümkündür. Nitekim Mevlâna: Ya Rab, bana aman ver. Kalbimden irade kudretimi de sen aldın. Namaz kılarken, acaba yaptığım rükû tam oldu mu, imamlık eden kimdir, Allah hakkı için bunların hiçbirinden haberim yok. demiştir. Nitekim Fahr-i Kainat Efendimiz, ibadet esnasında vecd halinde iken karısı Hz. Aişe, Ya Resulallah (sav) bu hal ne? diye sorduğunda cevaben, Sen kimsin? diye sorar. Hz. Aişe (ra), Ben Aişeyim. Aişe kimdir. diye sorulur. Hz. Aişe de Karın Aişe, Ya Resulullah. diye açıklamak zorunda kalır. O vecd halinde aralarında böyle bir konuşma geçer.

Mevlâna, bu tatlı gerçeği, Âşıklar daima namazdadırlar. Aşkın sarhoşluğu bulunan başlar, ne beş vakitle istirahat eder, ne beşyüz binle... sözleri ile anlatır.

Kulluk sadece cesetle değil, gönülle ibadet etmektir. Ezan sesleri kalbimin mescidine öyle muhrik gelir ki, onun tesiri ile gönül mabedimin kapısı aşk ateşiyle yanıyor.

Zahid sakalını tıraş edinceye kadar, ârif, Allaha ulaşır

Bütün bu sözler Hz. Mevlânaya aittir.

Mevlânaya göre cennet, Allahın nazar edip süslediği mekândır. Hakkın nazarı cennette olduğu için cennet güzeldir. Yoksa sadece nimetler, istenilen değildir. Nitekim Yunus Emre bu gerçeği şöyle ifade ediyor:

Cennet cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç huri,

İsteyene ver sen ânı / Bana seni gerek seni."

Bu mantıkla kul olmuş insan-ı kâmil cennete eştir. Nitekim, Kuran-ı Kerimde, Ey imanda sebat gösteren, mutmain olan nefs! Dön Rabbine, sen Ondan razı, o da senden razı olarak. Gir kullarımın arasına ve gir cennetime.12 buyuruluyor. Ayet-i kerimede, Allah, kulunun cennete girmesi için onu sevdiği kullar arasına dahlediyor. Zira onların kalbleri de Allahın nazar ettiği mekândır.

Mevlânaya göre iman veya kullukta temel, korkudur:

Birgün Hıristiyan Rum usta, Mevlânanın evini tamir ediyormuş. Müridlerden bazıları ona şaka yollu:

- Niçin müslüman olmuyorsun? Dinlerin en iyisi İslâm dinidir, demişler. Rum usta:

- Elli seneye yakındır ki İsâ dinindeyim. Dinimi terketmek için ondan korkuyor ve utanıyorum, demiş. Bu sırada Mevlânâ içeri girmiş ve:

- İmanın sırrı korkudur. Her kim Allahtan korkarsa, o, Hıristiyan da olsa din sahibidir, dinsiz değildir." diyerek asıl tehlikenin dinsizlik ve imansızlık olduğunu işaret etmişti. Bunu duyan Hıristiyan usta derhal iman etmiş ve müslüman olmuştur.

Rıza, Kullukla Mümkündür

Kulun Allahtan Allahın da kulundan razı olma hali, kulluğun doruk noktasıdır. Bu makamda, hayır da müsavidir, şer de. Her şeyin faili Allah olduğu için artık itiraz kalkmıştır. Her hal ile itaat olunmuştur. Nitekim İbrahim Hakkı Hazretleri: Hoştur bana senden gelen/ Ya hılat u yahut kefen/ Ya gonca gül yahut diken/ Lütfun da hoş, kahrın da hoş demiştir.

Kulluk, Tazarru ve Niyaz İledir

Kulluk ilimle, amelle ve ihlasladır. Yani ibadetledir. Mevlânanın hayatında ifadesini bulduğu en kâmil şekliyle... Mevlânayı da yakînen tanımak için kulluğu daha köklü anlayalım.

Kulluk (ubudiyet) yaratılış gayesi doğrultusunda Allaha bağlılığı ifade eder. Mahlûkatın en anlamlı işi ubudiyettir. Bu kulluk görevi insan ve cinler dışındaki mahlukatta cebrî, insanda ve cinlerde ise ihtiyârîdir.



KULLUĞUN BAZI ESASLARI

Kulluğun iki temel esası mevcuttur: Birincisi marifet, yani Allahı bilmek, ikincisi de, Ona layıkıyla ibadet etmektir. Bu husus da, Veda Hutbesinde şu cümle ile vurgulanmıştır:

Ey Allahın kulları! Allahtan korkmanızı, Ona itaat etmenizi vasiyet ederim. Allah korkusu takvaya, takva ise marifete (Allahı bilmeye) götürür.

Kulluk, Allahü Teâlâya teslimiyet ve itaat olduğuna göre, mahlûkat, her cinsi, her şekli ve her haliyle kuldur. Mühim olan, insanın bu teslimiyetin şuurunda olarak, fânî varlıklara değil, ibadet edilmeye layık olana kul olmasıdır. İbadete layık olan şüphesiz ki Allahtır. Bu sebeple bütün peygamberler Allaha davet etmiş ve kul olmanın örneğini göstermişlerdir.

Dikkat edilirse Kelime-i Şehadetin ikinci rüknünde Hz. Resûlü Ekremin (sav) kul ve resul olduğu ifade edilir. Kulluk öyle bir gerçek ki, peygamberlik sıfatıyla beraber zikrediliyor ve imanın ikinci rüknünde yer alıyor.

Kulluk mantığı, Allaha iman ve hesap verme gerçeği üzerine oturtulmuştur. Kulluk, Allaha yönelmenin, itaat edip teslimiyet göstermenin ve bu hususta bütün görevleri yerine getirmenin genel adıdır.

Kelime olarak &񗝈kulluk, esir olmak demektir. İnsan her halükârda mutlaka esirdir. İnsan zayıf ve acizdir. Mutlaka bir şeye yönelecek ve bel bağlayacaktır. Neticede insan duygularının esiridir, ya iyi duygularının, ya da kötü duygularının esiridir.

İnsanın duyguları, yaratılış gayesine mutabık olarak Allahın istediği istikamette olmalıdır. Allaha yönelen insan Onun iradesinde fânî ve Onun tecellisinde yok olur. Cenab-ı Hakkın tecellisine ermek, asıl hürriyettir.

Cenab-ı Hakkın tecellisinde asıl zevk ve hürriyetin nasıl tadıldığına dair Hz. Aişe (r.ha) validemizden bir haber rivayet edilir. Hz. Aişe anlatıyor: Resulullah (sav) bir akşam ibadete dalıp, huzur-u ilâhîde zevke, muhabbete garkolmuştu. O zevk-i mânevî içerisinde iken yanına yaklaştım, benden haberi yoktu. Kendimi tanıttım, &񗝈Sen kimsin? diye sordu. &񗝈Aişeyim dedim. &񗝈Aişe kimdir? diye sordu. &񗝈Hanımın Aişe diye cevap verdiğimde kendine gelmişti.

Resûlü Ekrem öyle bir tecelli ve aşka dalmıştı ki, en yakını olan hanımını bile tanıyamaz hale gelmişti. İşte kulluk, bu zevki, bu muhabbeti yaşamaktır. İnsanın kendine ve etrafına faydalı olabilmesi bu yüce hali, kulluk zevkini yaşamasına bağlıdır. Bu bir sevgi hazinesidir. Bu sevgi hazinesine kavuşmak, onu etrafa verebilmenin şartıdır. İşte sahabe, bu yüce hale erdikleri için cihad zamanı şehadet mertebesi için sıraya giriyorlar: Ya Resulellah! Dua et de, önce biz şehid olalım. diyorlardı. Onlar, kulluk şuuruna ermiş ve ölümü yenmiş insanlardı.

Bu mantığı hak ve hürriyetlerin verilmesi ve teminat altına alınması açısından ele alırsak hemen şunu ifade edelim ki; hak ve hürriyetleri kendi nefsinde yaşamayan insan, onları başkalarına vaad edemez. İstese de veremez. Ancak kulluk yoluyla hürriyete kavuşan insan, hak ve hürriyetleri verme ve bunların emniyetini sağlama hususunda başarılı olabilir. Nefsine mağlup olmak suretiyle en büyük esaret içinde bulunan insan ne hak verebilir, ne de hürriyeti koruyabilir. Böylelerinin âdil davranması zaten mümkün olamaz. Zira, adâleti tesis edecek kişinin önce adâleti kendi nefis dünyasında hakim kılması gerekmektedir. Aksi halde, başkalarına da veremez. Kulluktan uzak olup ahlâk-ı zemimede kalanlar merhametli ve âdil olamazlar. Sonuç olarak diyebiliriz ki, gerçekte âdil olanlar, ubûdiyet şuuruna ermiş gerçek Müslümanlardır.

Başta adâlet olmak üzere bütün mükemmel vasıfların sosyal bünyede de huzur ve sûkun getirmesi, hep kâmil imanın ve bu imandan kaynaklanan kulluğun meyvesidir. Kâmil iman ve gerçek anlamda kulluk, gerçek kâmil insanın en önemli ve belirgin vasfıdır.

Esasen, ubûdiyetin temelde mantığı, insanı temizlemektir. İbadetler insanı temizler, nefis ve kalb dünyasındaki mânevî kir ve mikropları ortadan kaldırır. Bir nevi, ibadetler, insanı tedavi eden ilaçlar gibidirler. İnsan temiz yaratılmıştır. İbadetlerle temizlenen insan yaratılış gayesine uygun olarak fıtrî özellikleriyle bir bütünlüğe kavuşur. Demek ibadetler, insanın iç dünyasını temizler, gizli mikropların hasta ettiği mânevî bünyeyi tedavi ederler.

Dikkat edilirse, İslâmda cezanın mantığı da insanı temizlemek üzerinedir. Denilebilir ki, hak adına cemiyeti ve insanlığı kurtarmak için suça âdil ceza vermek de aslında ibadettir. Öyleyse, ibadetin mantığı ile tedavi edici cezanın mantığı birleşiyor, bütünleşiyor.

Bu çerçeveden bakıldığında, hak ve adaletin temin edilmesi için Kitap ve Sünnete ittiba etmenin, ubûdiyetin en önemli yanı olduğu anlaşılacaktır. Kitap ve Sünnete ittiba, ilâhî emanete sahip çıkmanın ve de istikamette kalmanın teminatıdır. Nitekim bu hususta Vedâ Hutbesinde Sevgili Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur:

Ey Nas! Size öyle birşey bırakıyorum ki, ona sımsıkı sarıldıkça yanlış yola sapmazsınız. O da, Allahın Kitabı ve Resûlünün Sünnetidir.

Aslında adâletin zedelenmesi yahut kaybedilmesi, hislerin ve beşerî zaafların işin içine girmesi sebebiyledir. Bunlardan korunmak için; hatâdan berî, en mükemmel ölçüleri hâvî, adâletin teminatı durumundaki Kitap ve Sünnete müracaat etmek gerekir.

Ekseriya, insan bir hususta hüküm verirken hisleri ona tesir eder ve neticede hisler insanı adâletten uzaklaştırır. Nitekim Hz. Resûlü Ekreme (sav) bakan Hz. Ebubekir ile Ebu Cehilin Resulûllahı vasfetmesi birbirine tamamen terstir. Hz. Ebubekir (ra) Onu övmekle bitiremezken ve Ona sevgisini izhar ederken, Ebu Cehil, Onu yermekte ifrada varmıştır.

Gerçek şu ki; her yönüyle mükemmel ve zirvede olan Hz. Resûlü Ekremin yüceliği Hz. Ebubekirin âdil ve berrak iç dünyasını ihya ederken kalbi mühürlü ve kasvetle dolu, hasetlik ve intikam duygusuyla gözü dönmüş ve kat kat perdelenmiş Ebu Cehil, Resûlullahın (sav) o berrak aynasında kendi çirkinliğini seyretmiş ve aslında alabildiğine kendini yermiştir.

Aslında bakılan, Âlemlerin Fahri ve Nuru Hz. Peygamberdi (sav). Bakışların neticesini farklı kılan ise menfî vasıflar ve beşerî zaaflardı.

Hüküm vermede, kuvvet unsuru da insanları etkilemektedir. Kuvvetliden korkmak ve onun yanında olmak, beşerî bir zaafiyettir. Halbuki hak, haklınındır. Kuvvetli, kuvveti ne olursa olsun haksız olduğu müddetçe ehl-i hak ve ehl-i basiret yanında zayıftır, acizdir. Bu hak ölçüyü korumak lazımdır.

Dünyaya ve olaylara bakışta hak ölçünün önemi büyüktür. Nitekim, farklı iki gözü Kuran-ı Kerim haber veriyor:

Yedi göğü, kat kat yaratan Odur. O Rahmanın yarattığında hiçbir düzensizlik göremezsin. Haydi çevir gözünü (semaya) görebilir misin, bir çatlak? Sonra gözü, tekrar (semaya) çevir, nihayet o göz, zelil ve hakir olarak sana döner, artık o, aciz kalmıştır.

Sağduyulular o kimselerdir ki, ayakta iken, otururken ve yatarken (daima)Allahı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında Allahın varlığını ispat için iyice düşünürler ve şöyle derler: Ey Rabbimiz; sen, bunları boşuna yaratmadın. Sen, bâtıl şey yaratmaktan münezzehsin (berîsin).

Demek ki; görüşün hak, hükmün âdil olması için insanın imanla birlikte ubûdiyetle kalbini temizlemesi, hak ve âdil ölçüye kavuşması esastır. Bütün bunlar, Hakka ittiba etme ve ubûdiyet çerçevesinde mütalaa edilmelidir.

İşte, hak ve hürriyetlerin teminatı olacak olan insan; kâmil, mükellef ve güzel sıfatlara haiz mükemmel insan (mümin) olmalıdır.

İslâmın ve &񗝈tevhidin temeli olan Şehadet Kelimesi, Resûlullahın önce kulluğunu, sonra da Resûl olduğunu ifade eder: ... Ve eşhedü enne Muhammeden Abduhû ve Rasûlüh: Şehadet ederim ki, Muhammed (sav) Allahın kulu ve resûlüdür. Görülüyor ki kulluk, Şehadet Kelimesinde de yer alan temel bir rükündür. Kul olmak, hem yaratılışın gayesi, hem de insanın en şerefli halidir. Allaha kul olmayanlar, fânî varlıklara kul olacaklardır.

Sevgili Peygamberimiz (sav) kulluğu övmüş, ona davet etmiştir. Kendisi de numûne-i timsal bir kul olmuştur. Kendisine; Kul peygamber mi, yoksa melik peygamber mi olmak istersin, teklifi yapılmış, Seyyidül-Mürselîn; kul bir peygamber olmayı sevmiş ve tercih etmiştir. Onun yemesi, içmesi, yatıp kalkması, insanlarla münasebeti, gece ibadetleri, tefekkürü, muhasebesi her türlü takdirin üstünde olarak, zâhidâne idi:

Resûlullah (sav) kadar kimse namaz kılamazdı. Mübarek ayakları, fazla kıyamda durmaktan şişerdi. Zikir yapanların da en çok zikir yapanı yine Resûlü Ekrem olurdu. Hz. Aişe validemiz Ona; Niçin bu kadar kendinizi yorarsınız? Halbuki Cenab-ı Hak, sizin günahlarınızı bağışlamıştır, dediğinde, O; Şükreden bir kul olmayayım mı? cevabını vermiştir.

Resûlü Ekrem (sav) duasında: Ey Allahım! Benim yaratılışımı ve ahlâkımı güzelleştir ve; Ey Allahım! Beni ahlâkların çirkinlerinden uzaklaştır ve koru, buyurmuştur.

Resûlullah (sav), daima zikreder ve halkı da zikre davet ederdi. Çünkü, ibadetin özü zikirdir.

Ebu Hüreyre (ra), birgün halkı mescide davet ederek; Koşunuz! Resûlullah mirasını dağıtıyor, dedi. Halk mescide gelip miras dağıtıldığını göremeyince, Ebu Hureyreye dönerek ne demek istediğini sordular. Ebu Hüreyre onlara; Ne gördünüz? diye sorunca; Kimisi Kurân okuyor, kimisi zikir yapıyor, dediler. Ebu Hüreyre; İşte Resûlü Ekremin mirası budur dedi.

Resûlü Ekremin hayatını örnek alan sahabenin, zühd ve takva hayatına Kurân-ı Kerîm şöyle işaret eder: Yataklardan yanları uzaklaşır (gece teheccüd namazı kılmak için yanlarını yataklardan ayırıp kalkarlar), korkarak ve umarak Rablerine yalvarırlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler.

Geceleri az uyurlardı, seherlerde istiğfar ederlerdi.

Simaları, yüzlerindeki secde alametlerinden bellidir.

Hz. Ebubekr&񗝈in (ra), Allah aşkından ve zikrullahtan ciğerinin yanık koktuğu haber verilir.

Hz. Ömer (ra) de, çok ağlardı. Oğlu Abdullah diyor ki: Ömerin arkasında namaz kıldım. Üç saf arkada iniltisini duydum.

Hz. Osman (ra), tefekkürü, korkusu çok olan bir âbid idi. O şöyle der: Eğer cennet ile cehennem arasında bulunsaydım da hangisine gideceğimi bilmeseydim, nereye gideceğimi öğrenmeden önce kül olmayı tercih ederdim.

Keza; Hz. Ali (kv) zâhidlerin başı, âbidlerin büyüğüdür. Görmediğim Allaha ibadet etmem diyerek, ibadetindeki ihsan şuurunu ve takvasını ispat etmiştir.

Sevgili Peygamberimiz (sav), Vedâ Hutbesinde insanın yaratılış gayesini teşkil eden işte bu ubûdiyet gerçeğine işaret eder, insanları Allaha itaate davet eder.

Esasen, kulluğun mazisi &񗝈Bezm-i Eleste uzanır. Cenab-ı Hakkın, yarattığı ruhlara; Ben, sizin Rabbiniz ve hâlikınız değil miyim? sualine cevaben bütün ruhlar; Sen bizim Rabbimizsin! demişlerdi. Bu, ezelî bir kulluk muahedesi, anlaşması idi. Bu muahede yahut ezelî biat, ebede doğru uzanıp gidecekti.

Nitekim insan, ceset olarak çamurdan şekillenip ruh üflenince halifetullaha namzet bir kul haline geldi:

Hani, Rabbin meleklere; &񗝈Muhakkak Ben, yeryüzünde bir halife yaratacağım, demişti.

Halife olma sıfatıyla kulluk mükellefiyeti birbirini tamamlar. Zira, halifelik vasfı, Allaha kul olmanın ileri bir merhalesi veya kulluğun yüceliğine erme halidir.

Ve Cenab-ı Hak, kulluk şuuru ve vazifesiyle gönderdiği insana herşeyi hizmet ettirmiştir. Yeryüzü ve herşey insanın emrine verilmiş, insan da Allaha kulluk için yaratılmıştır:

Yeryüzündeki her şeyi, sizin emrinize müsahhar kıldı.

İnsandaki bu üstünlük, fazilet ve şeref insanın çamur kalıbına üflenen nefhâ-i ilâhîden gelmektedir. Bu nefha, Haktan bir cevherdir ve fıtrî yapısı itibarıyla Hakka yönelmelidir. Cin ve insanların yaratılış gayesi zaten ibadettir. Çünkü ibadet ve kulluk; Allaha dönüşün, Hakka seyr ü seferin gerçekleşme yoludur. Peygamberlerin görevi de, insanları ibadet yolu ile Hakka çağırmak ve çevirmektir.

İşte Vedâ Hutbesinde, üzerinde önemle durulan ubûdiyet gerçeği bu büyük mânâ ve hedefi yakalamak içindir.

Aslında, insanın yanında herşey Allaha kulluk etmektedir. Şu âyet-i kerîmeler bunu anlatır:

Göklerde ve yerde ne varsa; onlar da, gölgeleri de sabah-akşam, ister-istemez Allaha secde eder. Yedi gökle yer ve bunların içinde bulunanlar Onu tesbih ederler. Onu hamd ile tesbih etmeyen hiç bir şey yoktur.

Şu husus katiyetle bilinmelidir ki, kâmil anlamda kulluğun gerçekleşmesi için nefis terbiye ve tezkiyesi şarttır. Hattâ denebilir ki, kulluğun önündeki engel, nefsin günahı ve kötülüğüdür. Nitekim bu gerçek, Vedâ Hutbesinin girişinde belirtilmiştir:

Nefislerimizin fenalıklarından ve kötü emellerinden Ona sığınırız.

Dikkat edilirse burada insanın iç yapısına dikkat çekilmektedir. Hakkını, hukukunu, hürriyetini dava ettiğimiz insan nedir? Bunun bilinmemesi halinde her reçetenin yanlış olacağı, her tedavinin hastalığı daha da vahimleştireceği ortadadır. İşte, ulûhiyet ve ubûdiyet gerçeğinden ve de insanın iç yapısından habersiz kişi ya da kuruluşların, insan hak ve hürriyetlerini tesbit etme ve vermede isabetli olamayacakları buradan anlaşılmaktadır. Günümüz psikologları ve sosyologları, aydınları ve de siyasîleri asıl bu hususta vahim bir yanlış ile karşı karşıyadırlar.

Resûlullah (sav) Efendimiz, bir diğer hadislerinde; Senin en büyük düşmanın, iki koltuğun arasındaki seni kuşatan nefsindir. buyurur.

Yine Peygamber Efendimiz (sav): Şimdi biz, küçük cihaddan büyük cihada dönmüş bulunuyoruz!, buyurdu. Ashab; Büyük cihad nedir, ya Resûlellah? dediler. Resûlullah (sav); Nefis ile mücahededir. diye cevap verdi.

Bu hayatî konuya Kurân-ı Kerîm de, ehemmiyetle temas etmektedir:

Ve nedâmet çeken nefse yemin ederim ki...


Hiçbir mükellefin nefsinden emin olamayacağını, Hz. Yusufun (as) ağzından hikâye yoluyla bir âyet-i kerîme bize anlatmaktadır: Ben nefsimi temize çıkarmam. Zira nefis, kötülükle emreder.

Kulun hidayete ulaşması; nefisle mücahedesiyle doğru orantılıdır: Bizim için mücahede edenleri, bizim yollarımıza hidayet ederiz.

Nefis terbiye ve tezkiyesiyle elde edilen mesut netice, ahlâk-ı hamidedir. Sevgili Peygamberimiz, kulluğun güzel ahlâkla tamamlanabileceğini her fırsatta vurgulamış, nübüvvetin gayesinin güzel ahlâkı tamamlamak olduğunu beyan etmiştir.

Hişamın oğlu Said anlatıyor:

Aişe validemizin huzuruna girdim. Resûlullahın ahlâkından sordum. Buyurdular ki: &񗝈Sen, Kurânı okumuyor musun? Ben; &񗝈Evet, okuyorum, dedim. Aişe validemiz; &񗝈Resûlullahın (sav) ahlâkı, Kurândır buyurdular.

Resûlullah (sav) bir duasında; Ey Allahım! Benim yaratılışımı ve ahlâkımı güzelleştir ve yine; Ey Allahım! Beni ahlâkların çirkinlerinden uzaklaştır ve koru buyurmuştur.

İşte Mevlâna, temeli kulluğu kâmil anlamda gerçekleştirmek olan nefis terbiyesini gerçekleştiren tasavvuf yolunun bir müntesibi, bir kâmilidir. O halde Mevlânanın yolu, kâmil anlamda kulluğu gerçekleştirmektir şeklinde özetlenebilir.

Bu hususta bazı sözlerine yer verelim:

Ey delikanlı, o yüce yolculuk için, mihrab yanındaki mum gibi kulluğa kıyam et, Hakka hizmetin kemerini belinden çıkarma.

Allaha vuslatın hasreti ve Ona erişin talebiyle, fitili kesilmiş mum gibi sabahlara kadar gözyaşı dökerek yan, yakıl.

Bu kulluk yolunda aklın, Kurana tâbi olmasını, Resulullahın mesajına teslim olmasını ister:

Aklı, Muhammed Mustafanın önüne kurban et; &񗝈Hasbiyallah de ki: Kula Allah yeter.

Eğer sen Mukaddes Kuranın dergahına kaçarsan, orada bütün peygamberlerin ruhlarıyla görüşürsün.

Mevlânanın şu sözleri de kulluğu önemle vurgular:

Elinden geldiği kadar kul ol, sultan olma &񗝈Gûy denilen top gibi mütevazi ol, &񗝈Çavgan olma.

Her kul, köle olduğu kapıdan azad olunca sevinir, mesrur olur. Bense senin ulûhiyet kapında ne zaman kul, köle olursam, o vakit sevinir, şâd olurum.

Ve Mevlânada kulluk aşk derecesini alır:

Aşk içinde hayat bulan kimsenin yanında Allaha kulluktan başka herşey küfürdür.



KULLUK VE KADER

Kader konusu; daha Hz. Resûlullah döneminden beri mahiyet itibariyle tartışılan ve künhüne tam anlamıyla varılamayan derin bir konu olagelmiştir.

Varlık adına herşey Allaha ait olup yegane Hâlik, Fail ve Mürid olan Allahtır. Hür irademiz bile küllî iradenin içerisinde olduğu halde bu herşeyi kuşatan küllî iradenin neticesi olan takdir-i ilâhî hakkında söz söylemek dipsiz bir kuyuya inmek olacaktır.

Bu sebeple Hz. Resûlullah Efendimiz (sav) kader üzerinde ileri geri fikir beyan etmekten sahabileri men etmiştir.

Sonraki dönemlerde selef bu konuyu irdelememiş fakat, İslâm Ordusunun fetihlerinin genişlemesiyle beraber yeni yeni kültürlerle münasebetler başlamış, bilhassa hıristiyan ve yahudi toplumların bu konudaki soruları artmaya başlamıştı. İslâmın şartlarını yerine getirme ya da günahlarından dönme zorluğu çeken bazı yeni müslümanlar, bir de bunca yeni müslümanın eğitim ve öğretiminin nasıllığı üzerinde acziyete düşen bazı ilim erbabı, insanın elinde hiçbir irade olmadığını, bu yönden insanın rüzgarla sürüklenen bir yaprağa benzediğini, dolayısıyla kişinin yaptığından sorumlu olmayacağını savundular. Böylelikle sorumluluk duygusundan kendilerini kurtarıp, her türlü eksik sıfatlarını Allaha izafe ettiler.

Başka bir grup ise yaptıkları her iyiliği ve kötülüğü kendilerine izafe ederek Allahın lütuf, inayet ve kudretini bir kenara ittiler. Kaderi de reddederek Allahın küllî iradesini sezip kavrayamadılar.

Ehli sünnet âlimleri ise orta bir yol izleyerek; insanın cüzî iradesinin varlığını, bu iradeyle hayır veya şerri dilediğini, Cenab-ı Hakkın da hayrı ya da şerri içeren fiilleri yarattığını ortaya koymuşlardır.

Mutasavvıflar ise Ehli sünnetin görüşüne Allah ile aralarında vaki olan edebi çok güzel yedirerek en isabetli ve verimli düşünüşe sahip olmuşlardır. Fiil olarak, günahlarını ve amelsizliklerini Allaha izafe etmek şöyle dursun; her günahtan kaçınıp her güzel ameli de huşû ile yapma gayretine girmiş, bu güzelliklerini de kendi eserleri değil Allahın lütfu olarak görmüşlerdir. Kendilerinden sadır olan hatâda ise boyun büküp tevbe etmeyi, göz yaşı dökmeyi tercih etmişlerdir. Bu düşünce ve hayat tarzlarıyla beraber Allahın küllî iradesi hakkında yanlış bir beyanda bulunmak veya Ona eksiklik izafe etmekten; cüzî-külli irade sınırını beyan etmekten uzak durmuşlardır.

Başlarına gelen her iyilik veya belâda Allahın iradesini gözlemeyi ve bu iradeye râm olmayı, oluşa iştirak etmeyi, o küllî kader çizgisinde yine yüce Allahın belirlediği noktaya doğru seyrederek orada yer almayı murad etmiş ve küllî iradeye bu uyumun neticesi olmak üzere Allahın lütuf kapıları kendilerine açılarak birçok nimete gark olmuşlardır. Bu nimeti üzerlerinde görenler, bu iman ve ibadet dolu, edep dolu hayatı onlarda görenler, kader çizgilerini bu Allah dostlarıyla birleştirmek suretiyle Cenabı Hakkın kader programına ayak uydurma noktasında isabet etmişlerdir.

Kader noktasındaki bu anlayış ve yaşayışın bir çok faydaları vardır:

Cenabı Hakkın koyduğu irade sınırına tecavüz ederek hatâya düşülmemiş olunur.

Kötü sıfatların Allaha, yine iyi sıfatların insana izafesiyle düşülen sorumsuzluk, başıboşluktan ve de kibirden emin olunur.

Bu mantalite kişiyi, her güzelliği yaşama, her çirkinlikten uzak durma cehd-ü gayretine götürür. Bunun sonucunda ise Rıza-i Bâri vardır.

Hakikî teslimiyet ve de Allaha, dostlarına ve kullarına karşı hatâ etmemek, yani Allahın takdir ettiği güzel çizginin dışına çıkmamak bu mantalitede gizlidir.

Bu mantık ve yaşayış, kişinin kendisinden emin olmamasını ve dinine, dininin gerek ve ibadetlerine alışmamasını sağlar. Böylelikle insan her an kendisini yeniler ve kemâle doğru seyreder. Aksi ise kişinin ya aşırı hırslı ya da nemelazımcı olmasına yol açar.

Bu ilâhî oluşu görmek, kişiyi insanların da seviyelerini bilmeye, dolayısıyla onları şu anki haliyle kabullenip, seviyelerini, Allahın rıza ve kaderine uyumlarını azamî nispette sağlamaya sevkeder. Bunun neticesi ise insanlık seviyesinin yükselmesi, kardeşlik ve huzurun teminidir.

Zıddı ise bencilliğin, kavga ve anarşinin, sevgisizliğin davetçisidir.

İşte Hz. Mevlâna her varlığa, yaratılışı, kaabiliyeti ve bulunduğu seviye icabı davranmış ve bunun ceremesi olmak üzere, diyalog kurduğu her insan ve varlığı sevip barışık olabilmiş ve de bir adım daha atmalarını sağlayabilmiştir. Şu misaller onun bu felsefesine ışık tutacaktır:

Mevlâna bir gün Yetmişiki millet sırrını bizden işitir... demişti de, devrin mutaasıplarını çileden çıkarmıştı. Kadı Siraceddine dert yanmışlardı:

-Mevlâna herkesle dost olduğunu söylüyor, yetmişiki millet dostumdur, diyor. Bu nasıl olur, bu söz küfür değil de nedir?

Kadı Siraceddin, bu sözün tahkiki için bir adamı Mevlânaya gönderiyor. Adam, Mevlânaya soruyor:

- Sen yetmişiki milletle dost olduğunu söylüyormuşsun, doğru mu?

- Evet, böyle söyledim.

Ağza alınmayacak sözlerle hakaret ediyor adam. Mevlâna sabır ve sükûnet içinde dinliyor, sonra:

- Sözleriniz bitti mi? diyor.

Adam:

- Evet, deyince ona şöyle hitap ediyor:

- Ben senin söylediklerinle de beraberim, seninle de dostum.

Hz. Mevlâna kendisinin sohpetlerine katıldığı halde henüz kendisini tanıyamayan bu insanın idrak ve irfanının sınırlarını çok iyi görerek kırıcı değil yapıcı bir cevap veriyor. Hz. Mevlânanın burada kader noktasında yakalayıp teşhis ettiği başka bir güzelllik de şudur: Bu insan hatâlı konuşmuş olsa da sözlerinin gerisinde dini koruma gayreti vardır. İşte bunu çok güzel sezen Hz. Mevlâna: Ben seninle de beraberim derken o gayrete ortak olduğunu belirttiği gibi; kendisiyle ve insanlarla ne büyük bir erginlikle barışık ve kardeş olduğunu, Hz. Resûlullahın yanındaki birkaç kişinin tiksindiği hayvan leşi için Ne kadar güzel dişleri var. diyerek gösterdiği Allahın yarattıklarında güzeli görme meziyetini ne güzel sergilediğini ortaya koymaktadır.

İşte Hz. Mevlânanın Allahın takdirine bu isabet ve güzellikle uyumu az evvel çıkışan insanı diriltiyor. Şaşırıyor gelen adam... Sonra içinde bir burkulma, pişmanlık duyuyor. Büyük insanın dizlerine kapanarak özür diliyor.

Mevlâna kinsiz kavgasız, barışık bir dünyayı düşünüyordu yediyüz yıl önce...

Bir gün devrin ileri gelenlerinden birine sormuşlardı:

-Neden Mevlânayı bu kadar çok seviyorsun?

Cevabı şu olmuştu.

-Her peygamberi ümmeti, her veliyi müridleri sever. Fakat görüyorum ki Mevlânayı herkes seviyor. Ben nasıl olur da sevemem?

İşte Hz. Mevlâna bir sohbetinde her seviyedeki insanla nasıl barışık olduğunu şöyle izah ediyor:

Mevlâna bir gün buyurdu ki:

-Ben her işimde muvaffak olurum.

Talebesi, Bu nasıl olur? diye sordular.

- Cümle halk ile iyi geçinme huyum sebebiyle galip olurum. Mümkün oldukça onları ıslah etmeye gayret gösteririm. Eğer kabul etmezlerse ben onlara tâbi olup ellerinden kurtulurum, dedi.

İşte böylelikle karşısındaki müminle diyaloglarını yıpratmadan muamele eden Hz. Mevlâna sabırla ve küçük hamlelerle en kabiliyetsiz insanı bile bir noktaya, başka bir tabirle gelebileceği noktaya getirmişlerdir. Zaten bize düşen vazife mümin kardeşlerimizin gelmesi gereken yere gelmesine yardımcı olmaktır. Zira Cenab-ı Hakkın o kardeşimize gelecekte neler bahşedeceğini bilemeyiz. Şu anki hatalarına takılmak gelecekte kendisine verilecek olan şeyleri kabullenmemizi de zorlaştırır ki bu ise mutlak kadere isyan olur.

Şöyle bir misalle arzedelim: Bir ressam bir resmi yapmaya yeni başlamış olsa, biz bu tamamlanmamış resimde bir çok hatâ bulabiliriz. Ne var ki resim tamamlanmış olmadığı için kendisinde eksiklikler bulunması doğaldır. Biz cehalet, haset, gaflet ya da diğer bir duygu saikiyle o resmi kabullenmeme mantığına bürünsek hem ressamın büyüklüğünü hem de doğacak güzel bir sanat eserini körü körüne inkar etmiş oluruz.

İşte her mümin kardeşimiz de Allahın bir sanatıdır. Terbiyesi tamamlanmamış bir insanda hatâlar bulunması bu cihetle doğaldır.Ve bu cihetle muamele edemememiz mutlak kadere ters düşmek olur.

Kâmil insanı diğerlerinden ayıran farklardan birisi de şudur ki; halk birbirini şu anki tavırlarına göre değerlendirir, kâmil insanlar ise insanları gelecekleri konuma göre değerlendirirler. Yine insanlardan kaabiliyet sınırlarından fazlasını istemek Allahın takdirine ters düşmek olur. Hattâ Allahın beklediğinden fazlasını insanlardan istemek, hem kendimizin bilmeden Hakkın yerine koymaktır, hem de karşımızdaki insana zulümdür.

Görüldüğü üzere Hz. Mevlâna bu sırrı kavradığı ve mutlak kaderle uyum içerisinde olduğu için herkesle barışık idi.

Gerçekten Mevlâna, din ve mezhep farkı gözetmeden herkesle görüşüyor, onları dinliyor, sonra bir söze başladı mı, karşısındakini inandırıcı sağlam delillerle kendi tarafına çekiveriyordu. Bu yüzden kendisiyle görüşen bir çok hıristiyan, yahudi ve şaki onu dinledikten sonra Müslüman olmuş, hidayete ermiştir.

Bir gün görüştüğü bir papaza sormuştu:

- Sen mi büyüksün yoksa sakalın mı?

Papaz çekinmeden cevap vermişti:

- Ben sakalımdan yirmi yaş büyüğüm.

- Senden yirmi yaş küçük olan sakalın ağarmış. Yazık değil mi ki sen hâlâ karanlıklar içerisindesin!

Bu sözün taşıdığı ince, zarif mânâyı anlayan papaz, hemen o gün müslüman olmuştu.

Konya yakınlarındaki Elâtun Manastırına gidiyor, orada papazlar, Mevlânayı derin bir huşu içinde dinliyor, sözlerini gönülden tasdik ediyorlardı. Bir gün Konya çarşısından geçerken, karşılarına bir papaz gelmişti. Papaz, Mevlânayı görünce eğilerek sevam verdi. Mevlâna Hazretleri daha fazla eğilerek karşılık verdi. Papaz doğrulunca baktı ki, Mevlâna hala saygı duruşundadır. Sonunda görüşüp ayrıldılar. Biraz ilerledikten sonra, Mevlâna yanındakilere:

-Şükür Allaha tevazuda papazı yendik, demişti.

Görüldüğü üzere bazen taşı gediğine oturtarak, bazen tevazu göstererek, başka dinden olan insanları bile olduğu gibi kabul ederek işe başlamış ve kısa zamanda hidayetlerine vesile olmuştur. Hattâ Mevlânanın cenazesine Rum ve papazlardan iştirak edenler olmuştu. Bazı münasebetsizler: Hıristiyan müslüman cenazesine gelmez, niye geliyorsunuz? dediler.

Onlar da: Biz peygamberimizi bu zâttan öğrendik. cevabını verdiler.

Yine bir gün papazla karşılaştılar. Mevlâna selam verip eğildi. Papaz sordu:

- Ben hıristiyan olduğum halde niçin selam verdin ve eğildin.

- Ben senin şahsına değil; Allahın sendeki tecellisine; sendeki, Allahtan kutsal emanet olan ruha selam verdim, deyince papaz sanki yeniden doğmuş gibi şehadet getirip müslüman olur.

Demek ki her insan için Allahın biçtiği bir güzellik var. Biz bunu görebilir ve insanlara aksettirirsek kısa zamanda insanların kendi değerlerinin farkına varması söz konusu olur. Kendini tanıyan da Rabbini tanır ve insanların Allahın lâyık gördüğü üstün konuma ulaşmasına yardımcı olmak en yüce bir ibadet olsa gerektir. Ne var ki bu kutsal ibadet büyük bir sabrı, engin bir gönül iklimini gerektirir:

Hz. Mevlâna çarşıda dolaşarak insanları selâmlıyor.

Yanında bulunanlardan bir tanesi:

- İnananların hâlini nasıl görüyorsunuz? diye sorduğunda Hz. Mevlâna o şahıstan eteğini tutmasını istiyor. Mevlânanın eteğini tutan şahıs bir de ne görsün? Kimi insan maymun, kimi insan eşek vs. suretinde. Hazret soruyor:

- Gördün mü insanların hâlini?

Demek ki Mevlânaya, hangi insanda hangi kötü sıfat varsa, o insan, kendisinde biraz o sıfattan olan hayvanın sûretinde gösterilir.

İnsanı tanıyıp irşad etmelerine kapı açan bu görüş ve tahammüle, ikaz ve irşada devamlı olmak kolay olmasa gerekir.

Hz. Mevlânanın herşeyi yerli yerine koymaya dikkat ettiğini, hattâ bütün mahlukata yaradılışı icabı davrandığını gösteren birkaç misal daha verip konuyu tamamlayalım.

l Bir gün Mevlâna semâda iken bir sarhoş da dönmeye başladı. Mevlânaya çarptıkça yine dönerdi. Öğrencilerinden bir kaç kişi onu tutup uzaklaştırdılar. Kavga çıktı ve sarhoşu incittiler. Mevlâna onlara darılıp:

- Şarabı o içmiştir, sarhoşluğu siz ediyorsunuz, dedi.

Bir vakit Mevlâna Konya Hamamına vardı. Talebesi o gün gidip buhurlar yakarak istikbal için döndüler ve o esnada hamam boş kaldı.

Miskin lepra illetine tutulanlar hamamda Mevlanâya ayrılan yeri tenha bulup suya girdiler.

Vaktâ ki Mevlâna geldi. Talebesi cüzzamlıları incitip sudan çıkardılar. Mevlâna onlara seslenerek derhal soyunup onların yanına gittiler. Cüzzamlıların üzerlerine döktükleri suyu altlarından alıp kendi mübarek başlarına dökerek, o zavallı hastaların gönüllerini aldılar. Orada bulunanların cümlesi Mevlânanın ahlâk güzelliği ve nefsinin yüceliğine hayran kaldılar.

Bir gün Mevlâna Konyada bir sokaktan geçiyordu. Köpeğin biri yol üzerinde uyumuştu. Mevlâna durdu. Talebesi de durdu. Birisi önden geliyordu. Yol üzerinde köpeğin uyuduğunu gördü. Köpeğini oradan kovdu. Mevlâna ona darılıp:

- Niçin onun rahatını bozdun? dedi.

Şu misal aynı zamanda Hz. Mevlânanın bendelerine olan sevgisinede misal teşkil eder:

Bir gün Mevlâna, Çelebi Hüsameddine geçmiş olsuna gitti. Talebesi ve dostları önden ve arkadan mahalleyi doldurdu. Bir dar mahalciğe bir köpek geldi. Talebesinden biri o köpeğe vurup kovdu. Mevlâna ona bağırıp:

- Ey bîhaber! Çelebinin mahallesine mensup olan köpeği mi dövüyorsun? dedi.

Bütün bu misallerle beraber konuyu hülasa etmek gerekirse şunları söyleyebiliriz.

Mutezileye göre fiilleri yaratan kuldur; yine kuldan südûr eden her fiilin fâili de kuldur. Mevlânaya göre ise kul ancak duygu ve düşüncesi ile bu fiilleri yaratabilir. Duygu ve düşüncelerini kendisi yaratmadığı ve kendisinden südûr eden fiiller de bu duygu ve düşüncelerle yaratıldığına göre kul kendi fiillerinin hâlikı olamaz. O halde yegane yaratıcı Allahtır.

Kulun fiillerinden hasıl olacak iyi veya kötü şeylerin faydası da kulun zannettiği gibi değildir; Cenab-ı Hakkın dilediği ve bildiği gibidir.

Sünnet ehli bilginlerinin görüşlerine açıklık getiren Mevlâna, konu hakkında şöyle söyler; Peygamberler dediler ki evet Allah çekinip kurtulmaya imkan bulunmayan nitelikler yaratmıştır. Fakat geçici nitelikler de yarattı ki onları terketmek mümkündür. Herkesin nefretini kazanan kişi, o sıfatları terkeder, huylarından vazgeçerse herkesin sevgisini kazanır, herkes ondan razı olur... Kuma toprak ol dersen acizdir, toprak olamaz. Ancak toprağa balçık ol dersen bu öz yerindedir. Toprak balçık olabilir. Allah insana topallık, yassı burunluluk, körlük gibi çaresiz illetler vermiştir. Ama, ağız, yüz çarpıklığı ya da baş ağrısı gibi kimi hastalıklar da vermiştir ki, bunlara çare vardır... Mevlâna başka bir örnekle de insanın irade özgürlüğünü belirtmeye çalışıyor: Ey gönül, cebirle özgürlüğü birbirinden ayırdetmek için bir örnek getir ki, ikisini de anlayasın: Titreme hastalığından dolayı titreyen bir el, bir de senin titrettiğin el. Her iki hareketi de bil ki, Allah yaratmıştır. Ancak bu hareketi onunla karşılaştırmaya imkan yoktur. Kendi seçiminle el oynatmandan pişman olabilirsin. Ancak titreme hastalığına tutulan bir adamın pişman olduğunu ne zaman gördün.

Biz su üzerindeki kûse gibiyiz. Kûsenin su üzerinde gitmesi, kendi ihtiyariyle değil, suyun irade ve hükmü iledir. Bu, genel olarak böyledir. Yalnız bazıları suyun üzerinde olduklarını bilir, bazıları bilmezler.

Mevlâna, insanın sorumluluğunu bir örnekle anlatıyor: Adamın biri bir bağa girmiş, zerdali ağacını silkerek meyveleri yemeye başlamış. Bunu gören mal sahibi Allahtan korkmuyor musun? deyince, &񗝈Neden korkayım, ağaç Allahın ağacı, ben de Allahın kuluyum. Allahın kulu, Allahın malını yiyor." karşılığını vermiş. Bunun üzerine bağ sahibi adamı bir ağaca bağlayarak bir sopa ile iyice döğmeye başlamış. Sopanın acılarına dayanamayan adam, bağ sahibine Allahtan korkmuyor musun? deyince, bağ sahibi Niçin korkayım? Sen Allahın kulusun, bu da Allahın sopası, Allahın sopasını Allahın kuluna vuruyorum. demiş. Böylece Mevlâna adamın çalma fiilinden dolayı sorumlu olduğunu vurgulamıştır. Demek ki, Mevlâna her şeyin Allahın bilgisi ve gücü içinde olduğunu kabul etmekle birlikte insanın sınırlı bir özgürlüğünün bulunduğunu vurgulamaktadır. Bundan dolayı da insanı sorumlu tutmaktadır.



Mevlânanın Davet Ettiği Gerçek

Onun ne olursan ol gel dediği şey Seyr ve Hakka vuslattır, Allaha doğru yolculuktur ve nihâî hedef olarak Yüce Allahın huzurudur. Tasavvufun öz tabiriyle vuslattır. Bu ulvî gaye velayet ve irşad yoluyla gerçekleşir.

Mevlâna elbette gel diyor tüm insanlığa, ama geldiğin gibi kal demiyor; aksine insan-ı kâmile gelen kimsenin katı taş olsa, mermer kesilse bile bir inci olacağını bildirmektedir. Katı taş olsan, mermer kesilsen bile bir insan-ı kâmile ulaştın mı inci olursun / Temiz erlerin sevgisini tâ canın içine dik; gönlü hoş kişilerin sevgisinden başka bir sevgiye gönül verme /Ümitsizlik köyüne gitme, ümitler var. Karanlığa doğru yürüme, güneşler var. / Gönül seni gönül ehlinin mahallesine çeker, benlikse seni bilakis hapishanesine çeker / Hadi bir insan-ı kâmilden gıda ver gönlüne; yürü, devleti devlet sahibinde ara.

İslâmî literatürle ifade edersek deriz ki, Mevlânanın velayet ve irşad yoluyla gel diye davet ettiği şey esasen İslâmın takvaca ve azimetçe yaşanmasıdır.

İnsanları Allaha kulluğa yönelten vesileler olan peygamberler, veliler, mürşidler ve âlimler, aynı zamanda ölümden sonra Mahkeme-i Kübrada da insanlara faydalı olacaklardır. Mevlânaya göre insan-ı kâmil Bu mâsivadan ölmüş, Allahda dirilmiştir. Mevlânaya göre insan-ı kâmil, vaktin İsrafilidir; onların birinci nefesleriyle beşerî benlikler ölür, ikinci nefesleriyle Rabbanî benlikler dirilir. Mevlâna hemen peşinden uyarmaktadır; Onun eteğine sarıl da âhir zaman fitnelerinden kurtul... /Bu kılavuz olmadıkça bu arada yola düşme

Mevlânâ Fîhi Mâ Fihde Bilgin olmadığı halde kendisine doğru yolu gösteren birisine ulaşmayan kimse sapıtır gider. demektedir. Dünya hayatında ikaz ve irşad yoluyla insanların kurtuluşlarına ve hidayete vesile olan bu büyükler ahirette de insanlara sorgu-sual, hesap ve mizan gibi zor ortamlarda yardımcı olacaklardır. Bu büyüklerin bu yardımının adına İslâmî literatürde şefaat denmektedir.

Burada vesile ile şefaat gerçekleri birbirini bütünlemektedir. Kurtuluş vesileleri olan Allah dostları (peygamberler, veliler ve gerçek âlimler) ahiret hayatında insanlara şefaat yoluyla yardımcı olacaklardır.

Dünya hayatında Allahı insanlara, insanları Allaha sevdirme görevi ile çalışan hidayet rehberleri, ahirette de yine insanları felaketten korumak için Cenab-ı Hakka niyazda bulunacaklar, Cenab-ı Hak ise onlara olan sevgisi ve rızası hürmetine onların dileklerini kabul edecek, böylece insanlar, günahkar da olsalar şefaat sebebiyle kurtuluşa ulaşacaklardır.

Hz. Mevlânaya tekrar kulak verelim:

Katı taş olsan, mermer kesilsen bile bir insan-ı kâmile ulaştın mı inci olursun / Temiz erlerin sevgisini tâ canın içine dik; gönlü hoş kişilerin sevgisinden başka bir sevgiye gönül verme /Ümitsizlik köyüne gitme, ümitler var. Karanlığa doğru yürüme, güneşler var / Gönül seni, gönül ehlinin mahallesine çeker, benlikse seni balçık habiphanesine çeker / Hadi, bir gönüldeş /insan-ı kâmilden gıda ver gönlüne; yürü, devleti devlet sahibinde ara.

İşte Mevlâna, dünyada ikaz ve irşadı ile hidayet öncüsü olduğu gibi, inşaallah ahirette de Cenab-ı Hakkın izni ile şefaat etmeye muvaffak olacaktır. Zira şefaat, Cenâb-ı Hakkın, iyi kullarına verdiği bir yetkidir.

Hz. Mevlâna ve Nefs Terbıyesı

Nefs-i Emmâre

Nefsin ilk basamağıdır, kötüyü emreder. Hak düşünülmez, gaye ve gayeye varmak için dünülenler batıldır. Islahı için, uyulan kimsenin sözlerini paha biçilmez mücevherdir diye değerlendirip onun nazarına mazhar olmak için gayret etmek gerektir. Zor bir düşmandır. Hiçbir mücadele onunla yapılan kadar zor olmaz. Bu mücadelede tevhid başı çekerse kurtuluş kolaydır. Yani çokça Lailahe illallah demek. Vücut ülkesini tasarrufu altına aldığı an, akıl, irade, hisler kısaca herşey onun emrindedir. Böyle insan hem maddeten, hem mânen tehlikelidir.

Hakikat önünde en aşırı karanlıktır. Nefs-i emmare kötülüğü emreder. Nefsin bu hali adeta vahşi hayvanların, korkunç manzaraların olduğu bir karanlık vadiye benzer. İnanmayan insanların halidir bu. Hakikatin zıddı kâmilidir. Ve de ruhun ayağına takılan kelepçedir. Bu mertebede olan insan doğruyu göremez. Doğruya yanlış der. Mevlâna bu vadideki insanları ahırdaki mahluklar olarak beyan ediyor.

Mevlâna, Mesnevîsinde bir kâmilin şaşı olan müridinden bahseder. Bu kâmil insan, müridine der ki: Evladım, bana testiyi getir. Mürid, şaşı olduğu için testiyi iki görür. Ve, Sultanım testi iki tane, hangisini getireyim? der. O kâmil, bir hakikatın ispatı için ona, O zaman birini kır, ötekini getir. der. Mürid birini kırdığında elinde sadece testinin sapı kalır. İkinci bir testinin olmadığı hakikatı ile karşılaşır.

Mevlâna, bu misali nefs-i emmaredeki insanların hakikat karşısında şaşı olduğunu beyan için zikreder. Evet, nefs-i emmarede bulunan kimseler gerçeği göremez ve hakkı batıldan ayıramazlar, bu sebeple devamlı hatâ ve isyan ederler. Mevlâna, nefsi diğer sûfîler gibi çeşitli sembollerle anlatır:

Putların anası bir put olan nefsinizdir; çünkü put yılandır; nefis putuysa ejderha / Nefis, demirle taş gibidir; put o çakmak taşından sıçrayan kıvılcımdır; o kıvılcım suyla söner gider / Fakat çakmak taşıyla demir, ne vakit suyla söner? İnsanoğlu bu ikisi kendisiyle oldukça nasıl esenliğe ulaşır? / Testide gizli duran kara sudur; nefsi ise bu kara suya kaynak bil / O yontulmuş put, kara sele benzer; put yonan nefisse ana yoldaki kaynaktır / Bir parçası yüzlerce testiyi kırar ama kaynağın suyu durmadan dinlenmeden çoşar kaynar / Put kırmak kolaydır, pek kolay; fakat nefsi kırıp geçirmeyi kolay görmek bilgisizliktir, bilgisizlik / Ey oğul, nefsin şeklini arıyorsan yedi kapılı cehennemin hikayesini oku / Her solukta bir düzeni vardır nefsin, her düzeninde de yüzlerce Firavun, o Firavunlara uyanlarla beraber batar gider / Mûsânın Rabbine, Mûsâya kaç, Firavunluk ederek iman suyunu dökme / Ahade Ahmede el et; a kardeş kurtul nefis Ebu Cehilinden.

İşte Hz. Mevlânanın beliğ olarak ifade ettiği bu menfi halin geçilmesi kurtuluş için zarurîdir, şarttır.

Nefsin bu mertebesinde kelime-i tevhid ve riyazet gerekir. Mevlâna, bu dönemi, babasının halifesi Seyyid Burhaneddin ile aşmıştır. Oruç, zikir ve çile gibi nefsi terbiye metodlarıyla...

Nefs-i Levvame

Mücahede ve mücadele ile nefsin bu ülkesinden kurtulan insan, Levm Sahrasında kendini bulur. Buna Nefs-i Levvame denir.

Nefs-i Emmare ile mukayese edilemeyecek ilâhî üstünlükleri mevcuttur. Kabul etmek lazım ki, burası da emin bir yer değildir. Sâlik burada Hakka biraz daha yakın olmasına rağmen mâsivânın içinde bulunur. Hatâ eder, günah işler, ama pişman olur. Nedametle ağlar. Ah, vah eder; sonunda ayn

Yorumlar:

Henüz yorum yapılmamıştır.